Cuma 16 Kas 2018
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • green style
  • red style
  • orange style

Muhsin Macit'in Zembil'deki Şiirleri

Muhsin Macit divan edebiyatıyla ilgili bilimsel çalışmalarıyla ve günümüz Türk şiiri üzerine yaptığı incelemelerle tanınan bir yazar. Ve aynı zamanda şair kimliği olan biri. Daha önce pek çoğunu Türk Edebiyatı dergisinde yayımladığı şiirlerini Zembil adlı kitabında bir araya getirdi. Zembil Muhsin Macit’in ilk ve şimdilik tek şiir kitabı. Bu kitap ilkin biçimsel özellikleriyle, yani kapak tasarımı, sayfa düzeni ve özenli baskısıyla dikkati çekiyor. Kitabın ismiyle kapak tasarımı arasındaki uygunluk gözlerden kaçmıyor.

Şair, kitabına isim verirken neden Zembil’i tercih ettiğini bir yazısında, biraz ironik de olsa, şöyle anlatıyor: “Çocukluğumda anam yazdan hazırladığı kurutulmuş meyveleri zembile koyar tavana asardı. Bir türlü ulaşamazdım onlara. Ulaşmak çok zahmetliydi. Ancak merdivenle un ambarının üstüne çıkıp sonra da merdiveni ambarın üstüne çekerek oradan tavana ulaşmak suretiyle zembilden kuru yemiş aşırmak mümkün olabilirdi. (...) İşte bu yüzden zembil benim için ulaşılması zor bir hedef, zirve anlamı taşıyan büyülü bir kelime gibi göründü.” Üç bölümden oluşan Zembil’in birinci bölümü “Aşk zembereği” adını taşıyor. Bu bölüm Necâtî’nin


  Tutalım zenbîl ile gökten iner meh-pâreler 
  A beğim yerden mi çıktı âşık-ı bi-çâreler 

 

beyitiyle başlıyor. Şairin, bu beyiti birinci bölümde epigraf olarak kullanması beyitin içinde geçen ‘zenbîl’ kelimesinden ve beyitin muhtevasından olsa gerek. Bu bölümün, aynı zamanda kitabın ilk şiiri “Kestane”. Hemen söyleyeyim,


  Senin saçların siyah kehribar 
  Kestaneden rengini almış gözlerin
  Dudakların alev alev yâr 
  Kestaneyim (s.11) 

 

dizeleriyle başlayan bu şiir ortalama okurlara pek de sıcak bir merhaba sayılmaz. Şair, kitabına keşke birinci bölümün en sonunda yer alan “Babil” adlı şiiriyle başlasaydı.


  Söyle ben ne suya düşeyim oğul 
  Hangi suya düşeyim derdi anam 
  Çalacak kapısı kalmadığı zaman 
   
  Bir yanda sûr-ı İsrafil 
  Diğer yanda suya düşmüş iki siyah karanfil 
  Şimdi ben hangi suya düşeyim
  Söyle ne suya düşeyim ana 
   
  Her yanım Babil. (s.24) 


“Babil”, yöresel deyişlerle ve geçmişe yaptığı göndermelerle anlam ve çağrışım zenginliği olan bir şiir. “Bu mısralarda çocuk saflığında algılanan hasret ve merhamet duygusu” kıyamet imajında karşılığını buluyor. Kararsızlık hâlinin hâkim olduğu şiirde ‘sûr-ı İsrafil’ ve ‘suya düşmüş iki siyah karanfil’ gerilimi sağlayan en önemli iki unsur. Şair, Şimdi ben hangi suya düşeyim derken ‘hangi’ sözcüğünün cümleye kattığı soru anlamı ilk bakışta şairin yüreğinde kopan fırtınaya ve kenarında bulunduğu uçuruma işaret ediyormuş gibi görünse de bir önceki dizede iki siyah karanfil’in (ki burada anlatılmak istenen sevgilinin gözleridir!) suya düşmüş olması düğümü çözüyor. Bu bölüme adını veren “Aşk Zembereği” adlı şiir


  Değil miyim aşk kırgını 
  değil mi ki aşk 
  erguvan yangını 

 

dizeleriyle başlıyor. Babil’deki orijinalliğin, kendiliğindenliğin ve yaşanmışlığın bu şiirde de bulunduğunu söylemek biraz zor. Ama yine de güzel bir şiir Aşk Zembereği. Aşağıdaki mısralar bu şiirden:


  İnceldiği yerden kopsun bu öykü 
  parçalansın zemberek 
  söyle sevda sarrafı 
  aşk kırgını bir yürek 
  nasıl çeker bu yükü (s.21) 

 

Yine bu bölümde yer alan “Gül Anam” adlı şiir, şairin daha önce bir yazısında söz ettiği birine yazılmış.


  Gül anam
  Saçları sümbül anam
  /.../ 
  Düşte görür oğlunu feleğe tebbet okur
  Gözü her dem yollarda ne gelen var ne giden
  Taş basarak bağrına tezgâhta sabır dokur 
  Oğlum gelecek diye zenbilde gül kurutur (s.22-23)

 

Yukarıda sözünü ettiğimiz yazıdan öğrendiğimize göre şairin “Gül Anam” dediği kişi amcasının hanımıdır. 1951 yılında Van’a yatılı öğretmen okuluna gönderdiği oğlunun, 1952 Nisanında ölüm haberi gelmiştir. Bu haber karşısında yıkılan Gül Ana oğluna nazar değdiğine inanmıştır. Şair şöyle devam ediyor: “İlk görev yerim Van’dı. Benim nazar değecek yanım olmadığını Gül anamdan başka herkes biliyordu ama o, ecelin aynı şehirde oğlu gibi beni de yakalamasından korkuyordu. Köye her dönüşümde beni ilk karşılayan o olurdu. (...) Ne yazık ki, köye gittiğimde beni bu kez Gül anam değil, ölüm haberi karşıladı.” İdris’e ithaf edilen “Zabit” üç bendden oluşuyor. Şair


  Işıldadı kalbimin en ücra köşesi 
  Işıldadı cümle eşya
  Sen geldin ya 
  Süngünün çıkışı gibi kından
  Kumrunun bakışı gibi yakından

 

diye başlıyor şiirine. İlerleyen bölümlerde yer alan şu dizeler Muhsin Macit’in şiir gücünü fazlasıyla ortaya koyuyor:


  Affet dalgınlığımı affet İdris 
  Öksüzlüğünü unuttum bir an
  /.../ 
  Oysa unutmamalıydım ki İdris
  Ne kadar büyütürsen büyüt insanı 
  Yine de çocuk kalır o öksüz yanı 
  Bir kuytuda belli belirsiz (s.18) 

 

“Gün Dönümü”, “Ağıt”, “Adın Umut Bebeğim”, “Ara Zamanlar” ve “Söyler” birinci bölümün diğer şiirleri. Bu bölümdeki şiirlerin ortak özelliği, serbest ölçüyle yazılmış olmaları. Bu şiirlerin muhtevalarında ferklılıklar olsa da, söyleyiş hepsinde aynı. İkinci bölüm “Ser-encâm“ adını taşıyor. Bu bölümün epigrafı bir Erzurum türküsü: Çerden çöpten yuva kurdum / Uçurmadım bala ben... İkinci bölümdeki şiirler genellikle hece vezniyle yazılmış. Bu bölüme adını veren “Ser-encâm” şu dizelerle başlıyor:


  Erzurum dağında koyun sürüsü,
  Sürünün ardında sürmeli bir kız;
  Göçer değil, sanki masal perisi! 
  Saçları kehribar, dişleri sakız... (s.39) 

 

Gerek muhteva gerekse söyleyiş açısından halk şiirine çok yakın Ser-encâm. On birli hece ölçüsüyle yazılmış olması bu izlenimi daha da arttırıyor. Yalnız, son mısradaki ‘dişleri sakız’ benzetmesi bu şiirde hem biraz aykırı duruyor, hem de reklâm filmlerini çağrıştıran bir yanı var. “Masal” şairin, kızına yazdığı bir şiir olmalı.


  Van’da küçük bir evde
  Minicik bir kız varmış

 

diye başlayan bu şiirin her mısrası yedi heceden oluşuyor. Öğrenilen geçmiş zaman eki olan –mış, –miş’in sık sık kullanılması bu şiirde bir masal atmosferi oluşturuyor.


  Elinde gümüş ayna,
  Çerçevesi nurdanmış;
  Saçları sırma sırma, 
  Tarağı gururdanmış (s.29) 

 

“Kışlada Zaman” ilkin Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” adlı şiirini akla getiriyor. Ancak hemen belirteyim; bu iki şiir arasında isim dışında herhangi bir benzerlik ya da başka bir ifadeyle ‘yakınlık’ yok. On dörtlü hece ölçüsüyle yazılan bu şiirin en can alıcı mısraları şunlar:


  Aynalı bir beşikte uyutmuşlar zamanı...
  Bir türlü tükenmiyor yanık yüzlü bu bahar;
  /.../ 
  Kırk kapıdan kovulmuş arsız dilenci gibi,
  Bir girdaba düştüm ki ne ucu var ne dibi.
  Hızır da sen İlyas da ey gönlümün tabibi! 
  Ne olur tut elimden tükenmeden ömrümüz, 
  Nasıl anlatsam sana ne saz yeter ne de söz!... (s.36) 

 

Başlıktan hareketle söyleyecek olursak, şair bu şiiri vatanî görevini yerine getirirken yazmış olmalı. Muhsin Macit bu şiirde dizeleri öyle ustaca kurmuş ki anlatılanlar salt askerlik hâtırası olmaktan öte zengin çağrışımlar içeriyor. Kelimelerin düzeni yapılan göndermelerle birleşince anlam alanı daha da genişliyor bu şiirde. “Ecel” ikinci bölümün bana göre en güzel şiiri. İki dörtlükten oluşan bu şiir de on dörtlü hece ölçüsüyle yazılmış:


  Tam tekmil kuşanınca ecel mühimmatını 
  Söz kırılır aniden hayat ağuya döner.
  Sürer üstüne ecel dizginsiz kır atını, 
  Acıyla sınanan can uysal kuğuya döner. 
   
  Çığlıklar haykırışlar gözlerden nihan olur; 
  Dinginleşen acılar sonra buğuya döner. 
  Söner kandili aşkın her taraf zindan olur; 
  Birden doğu batıya batı doğuya döner... (s.43)

 

Bu şiirde insan hayatının belki de en kaçınılmaz gerçeği olan ‘ölüm’e ilk temas dile getiriliyor. Ölüm, herkesin bildiği ancak, kapıya dayanmayınca insanlar tarafından varlığı pek fark edilmeyen ya da üzerinde fazla durulmayan bir varoluş realitesidir. İbrahim Tenekeci bir şiirinde “Gün gelir ismi / Vade olan harami / keser yolunu / yaşadıklarını sökül” diyerek bu realitenin hem kaçınılmazlığına, hem de âniliğine işaret ediyordu. “Ecel” bir bakıma kendinden sonra gelen şiirlere bir hazırlık. Zîra ikinci bölümün sondan bir önceki şiiri olan “Kiracı” ölüm teması çerçevesinde kurulmuş. Bu bölümün son şiiri ise zâten “Ölüm” başlığını taşıyor. Şairin Sefa Kaplan’a ithaf ettiği “Ölüm” şu dizelerden oluşuyor:


  Gâfile çıkmaz sokak ermişe hayat ölüm 
  Pîrine tayy-ı mekân Muhsin’e sırat ölüm 
  Muhabbet menziline uçmağa kanat ölüm
  Âlemler arasında ezelî sanat ölüm 
  Ağır geldi yaşamak ne olur dayat ölüm (s.45) 

 

Beş dizeden oluşan bu şiir de ikinci bölümün diğer şiirleri gibi hece vezniyle yazılmış. Kitabın üçüncü bölümü “Tarz-ı Cedîd Üzre“ başlığını taşıyor. Bu bölümün epigrafı ise Nedîm’den: Geçüp gitmekde ömrüm derd ü mihnet gibi şeylerle. Bu bölümde toplam altı şiir yer alıyor. Bunlardan dördü gazel. Muhsin Macit’in gazelleri biçim olarak klâsik gazellere benzese de gerek kelime haznesi gerekse muhteva klâsik gazellerden ayrılıyor. Ayrıca, kullanılan ölçü de aruz değil! Bu gazellerde ince duyarlıklar ve küçük hislenmeler hüzün, ayrılık, gurbet ve ölüm temalarıyla birlikte sunuluyor okuyucuya. Şair bu şiirlerde yer yer hayâllere dalar ve yalnızlığını, özlemlerini, acılarını hâtıralarıyla birlikte dile getirir. “İntizar Gazeli” daha ziyâde yalnızlık teması üzerine kurulu bir şiir. Şu dizeler şairin halet-i rûhiyesini yansıtması bakımından önemli:


  Kimse bilmez bu şehirde gayri tenhâlığımı 
  Göstermelik tebessümler kahreder zulüm gelir 
  Hangi yanıma baksam yalnızlığın dev aynası 
  İntihar tek kurtuluş hayat uçurum gelir (s.54-55) 

 

Bu mısraları okuduktan sonra “aslında bu şiirin adı İntizar Gazeli değil de Yalnızlık Gazeli olmalıymış” diye içimden geçirdiğim oldu. Zembil son yıllarda yayımlanan şiir kitapları arasında şiir tadı alarak okuduğum kitaplardan biri. Şair on iki yıllık şiir macerasında zaman zaman otantik öğeler de kullanarak geçmişe ve yaşanan hayata göndermeler yapıyor. Bu yazıyı yine bu kitapta yer alan “Hüzün Gazeli”nin makta beytiyle bitirelim:


  Şu gurbet akşamında şevk alıp Şeyh Gâlip’ten 
  Muhsin nev gazeliyle daldı söz ırmağına (s.57).