Cuma 16 Kas 2018
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • green style
  • red style
  • orange style

PROF. DR. MUHSİN MACİT'LE GELENEKTEN GELECEĞE

Vedat Ali TOK-BERCESTE

 Sayın Macit, edebiyatın, şiirin toplum hayatındaki etkisi nedir, diyerek başlayalım söze. Özellikle şiirin millet hayatında sosyal anlamda etkin bir rolü var mıdır?

 Şiir, dilde var olur. Dilin toplum hayatındaki yeri, bu konularda kafa yoran herkesçe bilinir. Şiirin millet hayatında, özellikle Türk milleti için, ayrıcalıklı yeri var. Biraz Yahyâ Kemâl’e özenerek söylersem, denilebilir ki şiir, milletimizin duyuşunu deyiş haline getirdiği en eski ve etkili ifade biçimidir. Sözlü gelenekten tutun yazılı iletişimde, sözlük ve ilmihal bilgilerinin aktarımında da manzumeden yararlanıldığını biliyoruz. Fakat, eski zamanlarda şiirin üstlendiği pek çok görevi, bugün nesir ve elektronik iletişim araçları üstlenmiş durumdadır. Şiir, denilebilir ki şimdi aslî görevini yüklenmiştir.

 Bazı çevreler, Divan edebiyatını halktan uzak olmak, özellikle halkın problemlerini dile getirmemek gibi ithamlarla yargılamaktadır. Esasında edebiyatın böyle bir görevi var mıdır? Yani şair/yazar halkın problemlerini dile getirdiği zaman mı gerçek şair/ yazar olur? Şair/yazar, üst makamlara dilekçe yazan bir istidacı mıdır?

 Divan şiirine ilk ve en ciddi eleştirileri yöneltenler, o kültürün içinden gelen insanlardı. Bu, esasen divan şiirinin bizatihi kendisiyle ilgili durum da değildi. Türk toplumundaki Osmanlı imgesiyle ilgiliydi. Osmanlı kültürüyle yetişen aydınlar batıyla yüz yüze gelince kendi geleneklerini kıyasıya eleştirdiler. Öte yandan geleceğiyle ilgili ince hesapları yüzünden geçmişe sövmeyi marifet sayanları mı dersiniz, bir divanı baştan sona okumadan uzman olanları mı dersiniz, değil ki şiir, ömrü boyunca bir tek hikmetli söz söylememiş gösteri budalalarını mı dersiniz bir sürü alık tarafından divan şiiri taciz edildi. Fakat, gelin görün ki tamamı köy kökenli ve tabiatıyla muhafazakâr okur-yazar kesim divan şiirini savunmaya yeltendi. Öyle ki akademik hayatının bilhassa ilk yıllarında divan edebiyatının sosyal hayattan kopuk olmadığını kanıtlamak üzere bir yığın lakırdıyı kocaman hüküm cümleleriyle bağlamayan meslektaşım yok gibi. Ortada trajik bir durum var. Hani Türk filimlerinde olur ya; eski alımlılığını kaybettiği için aldatılan hanımefendiye kâhyanın oğlunun sahip çıkması gibi. Giderek taşlar yerine oturuyor ve estetik kabuller öne çıkıyor.

 Klâsik edebiyatımız üzerinde akademik anlamda araştırma yapmak isteyenlere bir zamanlar sadece metin neşri yaptırıldı. Günümüzde de bu durum devam etmekle birlikte bazı üniversitelerde daha değişik çalışmalar yapılıyor. Bu edebiyatın gerçekten sevdirilmesi adına sizce ne tür faaliyetlere yer verilmeli?

 Şu anda üniversitelerde ve üniversite dışında yapılan çalışmalara ilişkin ironik bir yazı yazmıştım. “Divan Şiiri Muhipleri Cemiyetini Kursak mı?” başlıklı bu yazı, Dergâh’ın 168. sayısında yayınlanmıştı (Şubat 2004). Orada kendi çalışmalarımı merkeze alarak biraz mevcut durumla dalga geçmiştim. Fakat kimse üstüne alınmayınca sırf kendisiyle alay adan bir adam durumuna düşmüş gibi hissettim. Aslında divan şiirini sevdirmek veya nefret ettirmek için değil, anlamak için yeni eleştiri yöntemlerinden yararlanarak metinler üzerinde durmak zorundayız. Çünkü bence bir şeyi başka birine sevdirmek; içinde şiirle ilgisi olmayan sevimsiz çağrışımlar, cevabı müşkül sorular barındırmakta. Şahsen benim divan şiirini yeni nesillere sevdirmek ve vakti zamanında divan şiirine yöneltilmiş eleştirilere cevap vermek gibi bir derdim yok. Divanlar ortada. Varsın, herkes istediğini sevsin, Necâtî’nin dediği gibi: Kimi üzümün suyunu sever kimi dânesin...

 Bir soruşturmaya verdiğiniz cevapta: “…Klâsik edebiyat ürünlerinin günümüz insanıyla bir şekilde buluşması lâzım. Bunun en etkin yolunun yeni edebiyat ürünleri aracılığıyla olacağı kanısındayım. Doğrusu klâsik edebiyat ürünleri ancak yeniden inşâ ve üretimlerle günümüzün ve yarının okuyucularıyla buluşabilir.” diyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız? Yani klâsik ürünler sâdeleştirilerek mi, değiştirilerek mi, uyarlanarak mı nasıl ulaştırılmalı günümüz okuyucusuna? Her sâdeleştirmenin, uyarlamanın… eserin orijinaline getireceği tahribatı da düşünüyor ve üzülüyorum. Bunun başka yolu olamaz mı? Meselâ bırakın klâsik bir mesneviyi, Yahyâ Kemâl’i, Mehmet Âkif’i nasıl yeniden inşâ edebileceğiz?

 O söyleşide ifade ettiğim şudur: Eski metinleri anlamak ve yeniden üretmek zorundayız. Öncelikle şairlerin, sanatçıların böyle bir yükümlülüğü var. Akademisyenler ancak bu metinlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilirler. Yahyâ Kemâl’i yeniden inşâ etmeyeceğiz; onun divan şiirini nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalışacağız. Mehmet Âkif’in, Yahyâ Kemâl’in şiirini ne sadeleştirelim ne de uyarlayalım. Sadece okuyalım. Sanatkârlar da kendilerine şunu sorsunlar: Yahyâ Kemâl bugünden geriye baksaydı neler yapmaya çalışırdı? Herkes kendi birikimine, mizacına ve meşrebine göre bu soruya vereceği cevap doğrultusunda bir yol, yordam belirleyebilir.

 Güzel olan her şey devam eder. Güzel olanın süreklilik arz etmesi gerekir. Siz, “Gelenekten Geleceğe” isimli bir de kitap yazdınız. Bu kitabınızda günümüzden 13 güçlü şaire yer veriyor ve bunların asıl gücünü de esasında gelenekten aldığını söylüyorsunuz. Peki, Divan şiirinde estetik, güzellik vardı da niye buna tavır alındı? Bu soruyu hem Tanzimat dönemi hem de günümüz açısından değerlendirebilir misiniz?

 Aslında tavır sadece divan şiirine değil, Osmanlı imgesine. Osmanlı imgesi son yıllarda ilginç bir dönüşüme uğruyor. Osmanlı imgesine yüklenen dışlanmış, muhafazakâr-gerici vurgusu, giderek yerini çağdaş-ilerici bir vurguya bırakıyor. Bir de şunu unutmamak lazım: Dil, geleneği doğal olarak taşır. Gelenek, büsbütün terk edilemez. Kaldı ki Osmanlı şiirinin sesi, ritmi pek eleştirilmemiş, hep taktir edilmiştir. O yüzden yetişme çağlarında o sese kulak verenler, daha sonra hep o ritmi hatırlamışlardır.

 Divan edebiyatı ile devam edelim isterseniz. Bu edebiyatın Osmanlı döneminin yükselişine paralel bir şekilde 16. yy.da altın çağını yaşadığını biliyoruz. Derler ki edebiyatla toplumsal hayat (siyasî, kültürel, ekonomik vs.) arasında sıkı bir ilişki vardır. Divan edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyat olduğu için özelleştiriyorum, acaba şair huzurlu, zengin, rahat olduğu zaman mı güzel ürünler ortaya koyabiliyor? Öte yandan Divan şiirinin en büyük şairi diyebileceğimiz bir Fuzûlî, İstanbul (Pây-i taht)’dan uzakta, tâ Bağdat’ta, tam anlamıyla yoksulluk içindeyken bu zirveye nasıl ulaşabildi? Sizin ilim adamlığınızın yanında bir sanatkâr, bir şairlik sıfatınız da var. Duruma bu açıdan değerlendirir misiniz?

 Sanat, belli bir konfor ister. Osmanlı devlet adamlarının sanatkârları himâyesinin sebebi de budur. Patronaj, Osmanlı’da bir bakıma kurumsallaşmıştır. Toplumsal refah ve siyasal istikrarla sanatsal üretim arasında kurduğunuz paralelliğe katılıyorum. Fakat, Fuzûlî’nin şiirlerine, Şikâyetnâme’ye bakarak yoksulluk içinde yaşadığını varsaymak doğru değil, bence. Fuzûlî’nin yaşadığı bölgede siyasal istikrar yok; Akkoyunlular, Safeviler ve nihayet Osmanlıların yönetimine geçen bir coğrafyada Fuzûlî’nin, sanatkâr-yönetici ilişkisi açısından model oluşturan Nevâyî-Baykara, Bâkî-Kanunî, Nedîm-III. Ahmet, Şeyh Gâlip-III. Selim ilişkisine benzer bir himâye görmediği doğrudur, ancak yoksulluğa düşecek kadar himâye görmediğini ileri sürmek mümkün değildir.

 “Gelenekten Geleceğe” zevkle okuduğum bir kitap oldu. TYB’nin isabetli bir kararı ile edebî tenkit ödülü de alan bu kitabınızla ilgili sormak istiyorum: Bu kitabı yazarken, böyle bir ödülle karşılık bulacağını tahmin ediyor muydunuz? Bu ödülü aldığınız zaman neler hissettiğinizi bizimle paylaşır mısınız?

 Ödül alacağını tahmin etmiyordum. Teveccüh gösterdiler. Doğrusu sevindim, tabi. Ancak, şunu da ifade edeyim: O kitapta şiirini incelediğim şairler, güzel tesadüflerle eserleriyle karşılaştığım, şiirlerini severek okuduğum ustalarımdı. Yani bir bakıma o kitap, bir vefa borcunun ifadesidir.

 Yine aynı kitapla ilgili konuşalım. “Gelenekten Geleceğe” isimli eserinizin 19. sayfasında “…divan edebiyatında müşterek bir hayal dünyasından bahsetmek mümkün olduğu hâlde, modern Türk şiirinde ortak bir imaj dünyasından söz etmek imkânsızdır.” diyorsunuz. Günümüzdeki bu imaj farklılığını şiir için bir zenginlik mi yoksa günümüz şiiri adına bir çözülme, daha doğrusu bozulma olarak mı değerlendiriyorsunuz?

 Hayır, bir zorunluluk olarak görüyorum. Zihniyetin sanata yansıması böyle olmuştur. Buna müdahale edemezsiniz.

 Akademik anlamda kendilerine bir yol çizip, epey de bir mesafe kat eden ilim adamlarının çoğu, artık sadece kendi alanlarında yoğunlaşırken, siz farklı bir portre ile çıkıyorsunuz karşımıza. Örneğin sadece klâsik edebiyat ile ilgili çalışmalarla kalmıyor, günümüz edebiyatını tâkip ediyor; hikâyeler, şiirler yazıyorsunuz. Özellikle hikâye ve şiiri sizi dinlendiren bir sanat alanı, bir hobi olarak mı görüyorsunuz, yoksa âdeta sizinle bütünleşen gelenekten geleceğe kültür mirasının nasıl aktarılması gerektiğinin canlı bir temsilcisi olma mücadelesini mi vermek istiyorsunuz?

 Doğrusunu isterseniz kendime böyle bir rol biçmiş değilim. Fakat, ben Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretmen şairlere öykündüğüm için gittim. Şu anda yaptığım da odur. Akademisyenlik şiiri öldürür, derler. Oysa bakıyorum Behçet Necatigil’in şair olarak yaptığı çalışmaların dışındaki eserleri bugün akademisyenlerin yaptıklarından daha çok ve önemli. Galiba bizler fazla bir şey yapmadan sırf unvanlarımıza yaslanarak çok önemli şeyler yapıyormuşuz izlenimi uyandırmak istiyoruz. Oysa yapılanlar ortada. Yaşayan edebiyatı bilmeden, takip etmeden divan şiiriyle uğraşmak biraz eski şiirin hüner tarafını öğretir insana. Hepsi o kadar.

 Erzurum en eski kültür merkezlerimizden olan bir şehir. “Erzurumlu Zihnî Dîvanı”nın önsözünde de belirttiğiniz gibi, bu yörede yetişmiş birçok ilim adamı ve şair olmasına rağmen Nef’î ve İbrahim Hakkı Hazretleri dışında çok kimse adını duyuramamış; birçok şair tezkirelere bile girememiş. Fakat Erzurum’un şiire, âşıklığa yatkın bir coğrafyası ve kültürel bir alt yapısı olduğunu biliyoruz. Yetişmenizde, özellikle şairliğinizde, Erzurum’un etkisi üzerine neler söylersiniz?

 Erzurum, gerçekten kültürel dokusu hissedilen şehirlerden. Fakat, ben o kültürün içinde büyümedim. Benim doğup büyüdüğüm Çoruh havzasında öyle bir atmosfer yoktu, şimdi de yok. Bizim oralarda bir nebze Sümmânî muhabbeti vardır ama onu da ben çok geç fark ettim. Edebiyata yönelişimde Erzurum’daki kültürel havadan çok, büyük ağabeyim Prof. Dr. Nadim Macit’in dolaylı etkisi vardır. O, lisedeyken çok okurdu ve farklı yazarları okurdu.

Sezai Karakoç’un, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerini ilk defa onun kitapları arasında gördüm. Nihal Atsız’ın Yolların Sonu adlı kitabındaki şiirlerin çoğunu, daha şairinin kim olduğunu bilmeden onun sayesinde ezberlediği hatırlıyorum. Dolayısıyla edebiyata yönelişimde ağabeyimin dolaylı etkisinin olduğunu söyleyebilirim.

 Daha, çok genç denecek yaşta, Gaziantep Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanı oldunuz. İlim âleminin sizden daha büyük, daha çok beklentileri var. Gelecek için tasarılarınız üzerinde konuşmak ister misiniz?

 Bu söyleşi yayınlandığında muhtemelen dekanlık sürem dolmuş, görevim sona ermiş olacak. Kadromun bulunduğu Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya devam edeceğim. Gelecek için tasarılarım yok diyebilirim. Bugüne kadar hep ummadığım, tasarlamadığım güzelliklerle karşılaştım. Onun için yarına dair gerçekten hiç bir planım yok. Ben plan yapmam, mevcut işimi iyi yapmaya çalışırım. Çok değil ama düzenli ve sürekli çalışmaya özen gösteririm. Son yıllardaki çalışmalarımı Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevî egemenliğindeki coğrafyada Türk şiirinin mâcerası üzerine yoğunlaştırdım. Okumalarım bu yönde. Umarım tatmin edici sonuçlar, okunabilir metinler ortaya çıkar. Bunun yanında bir de Çoruh nehrinin ve onun kollarının şekillendirdiği coğrafyanın insanını, yani doğup büyüdüğüm çevreyi Çoruh’un Çocukları başlıklı destansı bir şiirle anlatmak istiyorum.

 Sayın Macit, bize zaman ayırdığınız, görüş ve düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Yalnız, sizden ayrılmadan önce yeni bir şiirinizi dinlemek isteriz. Bize bir şiir lutfeder misiniz?

 Ben teşekkür ederim. En son şiirim Türk Edebiyatı’nın Temmuz sayısında çıkmıştı. Lisedeyken bir kamyonumuz vardı. Bu yüzden kamyonculara ayrı bir muhabbet beslerim. Hatta Cahit Külebi’nin İstanbul şiirinin ilk dizesiyle başlayan “Kamyonlar kavun taşır ve ben…” başlıklı bir hikâye de bu muhabbetin sebebini de anlatmıştım. Neyse ki şimdi kamyonculuğu küçük kardeşim devam ettiriyor. Ona ithaf ettiğim şiirimi takdim edeyim.

UZUN YOL ŞOFÖRÜ
                                                              -Ağa için-
Yıldızlar göz kırpıyor ziyade telâşlıyım,
Uğursuz bir gecenin içinden geçiyorum.
Sağ yanım dağ bozması oldukça iri kıyım,
Sol yanım baş döndüren amansız bir uçurum.

Her iş yol yordam ister, bir nebze de ustalık;
Yaşamak da öyledir, hatta hapşırmak bile…
Çoruh’un kıyısında nasıl yüzerse balık,
Uzun yol şoförü de öyle gider sahile…

Sahilden Erzurum’a tüm yollar ezberimde;
Bilirim memleketin düzünü, rampasını.
Yollara düşmek varmış meğerse kaderimde;
Yollarda ölenlerin tutarım ben yasını.

Yol boyu dinlediğim kahırlı türkülerle
Depreşir acılarım, sığmam koca dünyaya;
Yüreğim kabardıkça onulmaz bir kederle
Ayna tutarım ben de her gece dolunaya.

Ben gidersem şehirden tenhâlaşır ortalık;
Yolumu gözler anam, öyle sabırsız olur!
Sevmek için ölümü bekleyen kalabalık,
Yaşarken neden böyle hayın, hayırsız olur?